Ana SayfaHakkımdaDoula Nedir?Bebek DuasıBasında Hande IşıkYazılarımİletişim 

Dört Anlaşma

 


  “Dört Anlaşma”, Nil Gün tarafından Türkçe’ye kazandırılan ve Ötesi Yayınlarından
çıkan, Don Miguel Ruiz'in müthiş dersler içeren ilham verici bir kitabıdır.
Kendisi ve çevresi ile ilişkilerini önemseyen, sürekli bir öğrenme ve gelişme sürecinde
olan ve olmak isteyen herkese öneriyorum.  Ekte sizlere kitabın kısa bir özetini
sunuyorum. Dört anlaşmayı yapabilmek için çok güçlü bir iradeye sahip olmak
gerekiyor. Ama bu anlaşmalar doğrultusunda yaşamaya başlayabilirseniz,
hayatınızdaki dönüşüm şaşkınlık verici boyutlarda olacaktır.

Hayatınızın geri kalanını sevgiyle yaşamınız dileğiyle...

DÖRT ANLAŞMA

Şu anda gördüğünüz ve işittiğiniz herşey rüyadır. Beyniniz uyanıkken
rüya görüyorsunuz. Rüya, zihnin ana fonksiyonudur.
Biz, nasıl rüya göreceğimizi öğrenme kapasitesiyle
dünyaya geldik. Bir bebek doğduğunda, bu bebeğin dikkatini toplumsal rüyanın
sayısız kurallarına odaklıyoruz ve bu kuralları onun zihnine empoze ediyoruz.

Dikkat, algılamak istediğimiz şeyi ayırt edebilmek için gereken
odaklanma yeteneğidir. Aynı anda milyonlarca şeyi algılıyoruz.
Ama dikkatimizi kullanarak, algılamak istediğimiz şeyi zihnimizde
ön planda tutmayı sağlayabiliyoruz. Etrafımızdaki yetişkinler dikkatimize
istedikleri çengeli atıyor ve tekrar yoluyla zihnimize bilgiyi yerleştiriyor.
Bildiğimiz herşeyi bu yolla öğreniyoruz.

Kendinizle, başka insanlarla, Tanrıyla, toplumla, anne babanızla, eşinizle,
çocuklarınızla, yaşam rüyanızla binlerce anlaşma yaptınız. Ama bunların içindeki
en önemli anlaşmalar, kendinizle yaptıklarınızdır. Bu anlaşmalarla kim olduğunuzu,
ne hissettiğinizi, neye inandığınızı ve nasıl davrandığınızı belirlediniz.
Sonuca kişiliğiniz diyorsunuz. Eğer yaşamınızı yöneten anlaşmaların farkında olur ve
yaşam rüyanızdan hoşnut değilseniz, anlaşmaları değiştirmek gerekir.

Zihnimizde her şeyi ve herkesi yargılayan bir “yargıç” vardır. Herşey bu yargıcın
tiranlığı altındadır. Yasa Kitabına aykırı davrandığımız her hareketimizde,
Yargıç suçlu olduğumuza karar verir. Cezalandırılmamız ve utanç duymamız gerekir.
Bu suçlama yaşamımız boyunca her gün defalarca olur. Bu yargılamalardan payını
alan bir başka parçamız daha vardır. Bu parçamıza “kurban” denilir.
Kurban, suçlamayı, suçluluk duygusunu ve utancı taşımak zorundadır.
Parçamız şöyle der: “Zavallı ben. Yeterince iyi değilim, yeterince zeki değilim,
sevgiye layık değilim.” Yasa kitabına aykırı olan herşey, solar pleksus bölgenizde
(karın bölgesi) rahatsız edici hisler yaratır. Buna korku denilir.
Geçmişten gelen anlaşmalar çok güçlü olduğu için, inançlarımızın doğru olmadığını
anlasak bile, kurallara karşı gelmek bizde suçluluk duygusu ve utanç yaratır.

Kendileri gibi olmanız için sizleri eğiten anne babanızı suçlamayın.
Onların da bildiği buydu. Onlar yapabildiklerinin en iyisini yapmaya çalıştı.
Bu süreçte size zarar verdilerse, kendi korkularından ve kendi inançlarından
kaynaklanıyordu. Çocuk gibi olabilmeyi değiştiren bir şey vardır: sorumluluk.
Bu durumda yargıç devreye girer: “Bir dakika, sorumluluklarını düşün,
yapman gereken şeyler var. Çalışmak zorundasın, okula gitmek zorundasın.
Hayatını kazanmak zorundasın.
” Yaşamımızda yaptığımız şeylere baktığımızda çoğu yaptığımız şeylerini
başkalarını memnun etmek, kabul ve onay görmek için olduğunu görürüz.
Kendimizi memnun etmek için ise çok az şey yaparız.
Özgürlüğümüzün başına gelen işte budur.

Gerçek adalet, her hatanın bedelini bir kez ödetir. Gerçek adaletsizlik,
her hatanın bedelini tekrar tekrar ödetir. Bizim çok güçlü bir belleğimiz var.
Bir hata yaparız, kendimizi yargılarız, kendimize ceza veririz. Eğer adalet varsa
bu yeterlidir. Hatayı bir daha yapmayız. Oysa hatayı her hatırlayışımızda
kendimizi yeniden yargılarız, yeniden suçlu buluruz ve kendimizi yeniden cezalandırırız.

Zihniniz binlerce kişinin aynı anda konuştuğu ve kimsenin birbirini anlamadığı bir rüya.
Hayatımızı, başka insanların taleplerini, beklentilerini karşılamaya çalışarak yaşamayı
öğrendik. Başka insanların bakış açılarına uygun olarak yaşamayı öğrendik.
Çünkü kabul edilmemekten, başkası için yeterince iyi olmamaktan korkuyoruz.
Hiçkimse bize kendimizin zarar verdiğinden daha fazla zarar veremez.
Bize zarar veren, içimizdeki Yargıç, Kurban ve inanç sistemimizdir.

Enerjimizi çalan korku temelli anlaşmaları değiştirmeye hazır olduğumuz noktada
bize yardımcı olacak dört anlaşma vardır.

Birinci Anlaşma: Kullandığınız sözcükleri özenle seçin

İlk anlaşma, dört anlaşmanın en önemlisidir ve aynı zamanda uyulması
en zor olan anlaşmadır. Bu anlaşma kullandığınız sözcüklerde kusursuz olabilmenizdir.

Söz öylesine güçlüdür ki, bir söz milyonlarca insanın yaşamını değiştirebilir ya da
yok edebilir. Yıllar önce Almanya'da bir adam “sözü” kullanarak, tüm ülke insanlarını
manipüle etti. Sözün gücüyle tüm ülkeleri dünya savaşına soktu.
Çok sayıda insanı korkunç boyutlarda şiddet kullanmaya ikna etti.

Her insanın zihni verimlidir. Önemli olan oraya ne tür tohumun ekilip üretildiğidir.
Sözlerimizle bir insana büyü yapabiliriz, onu büyüden kurtarabiliriz.
Bir söz, dikkatimize çapa atarak zihnimize girebilir ve tüm inanç sistemini iyiye ya da
kötüye doğru değiştirebilir.

Kendinizle "sözlerinizi özenle seçeceğiniz" konusunda bir anlaşma yaparsanız,
sadece bu niyette olmanız bile içinizde birikmiş olan duygusal zehirden arınmanız için
yeterli olacaktır. Gerçek, sizin ağzınızdan dile geldiğinde sizi arındırır ve özgürleştirir.

Olumsuz fikirleri kabul etmek, ancak olumsuz fikirlerin bulunduğu bir zihinde olabilir.
Siz sözlerinizde saflığı ve gerçeği ifade ettiğiniz sürece, kara büyüden gelen sözler
zihninizde yeşerecek ortam bulamaz. Böyle bir zihin sadece sevgiden gelen
sözler için açık olur.

Sözlerinizi özenle seçerseniz, kendinizi iyi, mutlu ve huzurlu hissedersiniz.
Sözlerinizi size acı veren küçük anlaşmalarınızı bozmak için kullanın.

İkinci anlaşma: Hiçbir şeyi kişisel algılamayın

Size söylenen sözleri, yapılan edimleri kişisel almayın. "Senin bu davranışın
beni incitti" diyen birini düşünün. Onu siz incitmediniz. Söylediğiniz sözler ondaki
bir yaraya bastığı için incindi. Ve size kızdıklarında, nefret ettiklerinde,
aslında kendilerinden korktuklarını bilmelisiniz.

Bu yüzden bize "sen iyisin" denildiğinde kişisel algılamayız, çünkü o anda
o kişi kendini iyi hissediyor, mutlu ve bizi onaylıyor ama "sen bir şeytansın"
dediklerinde de kişisel algılamayız, çünkü bir sebepten bize kızgındırlar.
Kişisel algılarsanız, hep haklı çıkmak, onaylanmak, sevilmek istersiniz.
Bunu bulamadığınızda ise incinir, yara alır ve dolayısıyla saldırırsınız.
Oysaki kendi hayatınızdaki aktör ve aktris sadece siz olmalısınız.
Korkusuz yaşadığımızda, incinmeye ihtimal yoktur. Aptal durumuna düşmekten
ve eleştirilmekten korkmadan sevdiğimizi haykırır, sorularımız varsa sorar,
eylemlerde bulunuruz.

Bana "söylediklerin beni incitiyor" diyebilirsiniz.
Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir.
Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için siz kendinizi incitirsiniz.
Sizi incitmiş olduğumu da kişisel algılamam. Bu size inanmadığımdan ya da
güvenmediğimden değil, sizin dünyayı farklı gözlerle, kendi gözlerinizle
gördüğünüzü bildiğim içindir. Filmin tümünü zihninizde yaratan sizsiniz.

Hiçbirşeyi kişisel algılamamayı alışkanlık haline getirdiğinizde, kızgınlık, kıskançlık,
fesat gibi duygularınız yok olur, üzüntüleriniz kaybolur.

Bu anlaşmaya uyduğunuzda, yüreğinizi tümüyle açarak dünyayı dolaşsanız bile
kimse size zarar veremez. O zaman alay edilme ve reddedilme korkusu olmadan
istediğiniz kişiye "seni seviyorum" diyebilirsiniz. Daima yüreğinizin götürdüğü yere doğru
gitmeyi seçebilirsiniz. O zaman cehennemin ortasında bile iç huzuru
ve mutluluğu hissedebilirsiniz.

Üçüncü anlaşma: Varsayımda bulunmayın

Herşeyle ilgili varsayımlarda bulunma eğilimimiz vardır.
Varsayımda bulunmanın kötü tarafı o varsayıma inanmamızdır.
Onun gerçek olduğuna yemin edebiliriz. Başkalarının ne düşündüğü ve
ne yaptığına dair varsayımlarda bulunuruz. Varsayım teorilerimizi kişisel algılarız.
Sonra da o kişileri suçlar ve sözlerimizle duygusal zehir saçarak tepki gösteririz.

Yaşamımızdaki üzüntülerin ve dramların kaynağında kişisel algılamak ve
varsayımda bulunmak vardır. Kendimizi güvende hissedebilmek için herşeye
bir anlam vermeye, açıklamaya, anlamaya ve anladığımız şey konusunda
haklı çıkmaya ihtiyaç duyarız. Biri bize birşey söylediğinde varsayımda bulunuruz.
Bir şey söylemediğinde de varsayımda bulunuruz.
Çünkü bilme ihtiyacımızı ancak böyle doyuma ulaştırırız.
Risklerden korunmak adına iletişim kurmaktan kaçınırız.
Anlamadığımız bir konuda her türlü varsayımda bulunuruz.
Çünkü soru sorma cesaretine sahip değiliz.

Herkesin, hayatı bizim gibi algıladığını varsayarız.
Başkalarının bizim gibi düşündüğünü, hissettiğini, yargıladığını ve
sömürdüğünü varsayarız. İnsanların en büyük varsayımı budur.
İşte bu yüzden başkalarının yanında kendimiz olmaktan korkarız.
Çünkü herkesin bizi yargılayacağını, suçlayacağını, kullanacağını ve
sömüreceğini varsayarız. Tıpkı kendimizin yaptığı gibi. Bu yüzden başkalarına
bizi reddetme şansı vermeden biz kendimizi reddederiz.
Başkalarının bize yapacağı şeyi bizim kendimize yapmamız daha güvenlidir.

Hoşlandığınız bir kişiyle bir ilişkiye girdiğinizde, genellikle bu kişiden neden
hoşlandığınız konusunda gerekçeler bulmaya çalışırsınız.
Sadece görmek istediğinizi görür ve o kişiyle ilgili hoşlanmadığınız şeyleri
yadsırsınız. Haklı olmak için kendinize yalan söylersiniz.
Sonra da varsayımlarda bulunursunuz.
Bu varsayımlardan biri şudur: “Sevgimle bu kişiyi değiştirebilirim.”
Ama bu doğru değildir. Sevginiz hiçkimseyi değiştiremez.
Eğer birisi değişiyorsa değişmeyi seçtiği içindir, sizin onu
değiştirebilme gücünüzden değil. Gerçek sevgi, diğer insanları
değiştirmeye çalışmadan oldukları gibi kabul edebilmektir.

Hayvanlar, hataları yüzünden ceza çekerler, ama sadece bir kez...
İnsansa, her olumsuz algıladığı durumda, geçmiş hatalarını kendine hatırlatarak
yeniden yeniden ceza çeker ve kendini suçlar. Zaten Toltekler de
"kendine acımanın" altını kazıdıklarında, "kendine aşırı önem vermeyi" bulmuşlardır.

Kendinizi varsayımdan kurtarmanın yolu soru sormaktan geçiyor.
İletişimin açık olmasına özen gösterin. Anlamadığınız birşeyi sorun.
Konu zihninizde netleşinceye kadar soru sorma cesaretini gösterin.
Yanıtları aldığınızda bile bir durumla ilgili herşeyi bildiğinizi varsaymayın.

Örneğin sevdiğiniz kişi sizi aramadı. Burada tetiklenen varsayımlar,
"benden sıkıldı, kurtulmak istiyor, bana kızgın" diye başlar ve "ben değersizim" e
kadar uzanan bir sürü varsayım silsilesi ile kendimize yeni zehirli anlaşmalar
yapmamıza neden olur. Oysa yukarıdaki durumda bir sürü başka
varsayım da mümkündür: "düşünmek istiyor, zaman istiyor, böylesi en iyisi,
yalnız kalmaya ihtiyacı vardır, benim dışımda bir sorunu vardır,
bana kıymet vermiyorsa kendi bilir, canı isterse" ...
Yine de en iyisi hiç varsayımda bulunmamaktır. Çünkü evrenin merkezi biz değiliz.
Olmuş ve olacaklar hakkında varsayımlarda bulunmak, yaşamayı engeller ve
enerjiyi tüketir. Bu durum en çok belirsizlikler karşısında yaşanır.
Varsayım, herşeyi kişisel algılamak, dünyanın merkezine kendimizi oturtmak ve
kişisel önemi abartmak sonucu oluşur.

Dördüncü anlaşma: Daima yapabildiğinin en iyisini yap

Bu anlaşma, diğer üç anlaşmanın kalıcı alışkanlığa dönüşmesini sağlayan anlaşmadır.

Kalitesi nasıl olursa olsun daima en iyisini yapmaya özen gösterin.
Ne daha fazla ne daha az. Elinizden gelenin en iyisinden daha fazlasını yapmak için
kendinizi zorladığınızda gerekenden fazla enerji sarf edeceğiniz için yaptığınız da
yeterli olmayacaktır. Kendinizi fazla zorladığınızda bedeniniz yorgun düşeceği için
kendinize iyilik yapmış olmazsınız. Çünkü bu amacınızı gerçekleştirmeyi geciktirir.
An, her an değiştiği için asla “en iyiniz” olmayacaktır.
Ancak dört yeni anlaşmanızı yaşamınızda uyguladıkça “en iyiniz” de gittikçe
“en iyi” hale gelecektir. En iyisinden daha azını yaptığınızda kendinizi yargılarsınız,
suçluluk, pişmanlık duyarsınız. Kendinize saygı duymakta zorlanırsınız.
Yorgun ve hasta olmanız önemli değildir. Eğer elinizden gelenin en iyisini yaparsanız
kendinizi yargılamanız için mazeretiniz olmaz. Böylece suçluluk duygusu ve
kendinizi cezalandırma gibi düşüncelere kapılmazsınız.

Yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda, içinizdeki yargıca sizi suçlaması için
imkân tanımamış olursunuz. Yargıç sizi yargılamaya kalktığında savunmanız hazırdır:
"Elimden gelenin en iyisini yaptım." Bunu rahatça söyleyebilirsiniz.
Çünkü içinizde hiçbir "keşke", hiçbir pişmanlık yoktur.
Bu yüzden en iyisini yapmak önemlidir. Bu kolay bir anlaşma değildir,
ama sizi gerçekten özgür kılacaktır.

Örneğin, çoğu insan, her gün, sadece maaş alacağı günün uğruna işe gider.
Yaptığı işten alacağı para onun için önemlidir, cumartesi ve pazarı iple çekerler.
Bir ödül için çalışır ve bunun sonucunda işlerinden zevk almazlar.
Mümkün olduğunca az şey yaparak ödülü almak isterler.
Bu da işlerini iyice zorlaştırır ve yapabileceklerinin en iyisini yapmanın hazzını
asla yaşayamazlar. Öte yandan, bir ödül beklentisi olmaksızın,
yaptığımız her şeyin hakkını verirsek, her aksiyondan haz aldığımızı da fark ederiz.
Ödül yine gelir ama siz ödüle bağımlı olmazsınız.
Hatta bir beklentiniz olmadığında ödül fazlasıyla gelir.

"Aksiyon, hareketlilik" dolu dolu yaşamaktır. Kim olduğunuzu ifade etmek
aksiyona geçmektir. Kafanızda birçok harika fikir olabilir ama fikirleri
hayata geçiren şey aksiyondur. Bir fikir aksiyona geçmediğinde ifade yoktur,
sonuç yoktur, ödül yoktur. Canlı olmak, risk almak ve rüyanızı ifade etmektir.

Tanrı hayattır. Tanrı yaşamın kendisinin ifadesidir. “Seni seviyorum Tanrım”
demenin en iyi yolu, yaşamınızı en iyisini yaparak yaşamanızdır.
“Teşekkür ederim Tanrım” demenin en iyi yolu, geçmişi özgür bırakarak,
anda yaşayabilmek, şimdi ve burada olabilmektir.

Yaşam sizden neyi alıyorsa bırakın gitsin. Aktif bir teslimiyet duygusu içinde
geçmişi bıraktığınızda, anda dolu dolu ve canlı olmanıza izin verirsiniz.
Geçmişi bırakmak demek, şu andaki rüyanızdan haz alabilmeniz demektir.

Sözlerinizde özenli olduğunuzda, hiçbirşeyi kişisel algılamadığınızda,
varsayımda bulunmadığınızda ve elinizden gelenin en iyisini yaptığınızda
harika bir yaşamınız olacaktır. Uygulama kişiyi ustalaştırır.
Aksiyon ve tekrar farkı yaratır.

Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir.
Bu, cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kabusu,
bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Yaşamınızdaki dört anlaşmayı
koruyabilmek için büyük bir savaşçı olmak zorundasınız.
Düştüğünüzde kendinizi yargılamayın. Kendinize karşı dirençli olun.
Her düşüşünüzde ayağa kalkın ve anlaşmanızı yeniden yapın.

Dikkatinizi geleceğe değil, bugüne yöneltin. Anda yaşayın.
Bu anlaşmalara uymak için yapabileceğinizin en iyisini yapın.
Bugün yeni bir rüyanın başlangıcı olsun. Dört anlaşmayı yaşama geçirdiğinizde
cehennemde yaşamanız olanaksızdır. Yaşarken cennete ulaşabiliriz.
Ölmeyi beklememiz gerekmiyor.

SONUÇ:

Aktif bir teslimiyet, doğru yaşamak için temel şarttır.
Herşeyin bize akmasını bekleyemeyiz.
Ama gidenler için üzülmez, gelenler için de kaygılanmayız.
Evet demek istediğinizde "evet" deyin.
Hayır demek istediğinizde "hayır" deyin. Bu dünyaya sevmek ve sevilmek için geldik.
Tanrı için kanıt aramayın. Sadece olun, risk alın ve haz duyun.
Dört Anlaşmanın yolu budur.


Sevgilerimle,
Hande Işık






Copyright © 2012 - Hande Işık | All Rights Reserved | e-mail | Powered by Viper